Her konuda sabırsız olmamdan daha kötü bir şey varsa o da bazı konularda daha sabırsız olmam bence. Süreç fikrini bile kabullenmem zor görünüyor. Hele ki o süreç bazıları için bir kaç dakikayken bana gelince haftalar sürüyorsa daha zor bir hal alıyor. Önceki hafta geçen haftayı ,geçen hafta da bazı şeylerin çözülmesi için bugünü beklerken bugün de yarını beklemem gerektiğini öğrendim mesela. Beklemek deli ediyor. Beklemenin beni deli ettiğini daha ilkokul 3. sınıftayken okul servisini beklerken çözmüştüm. Bir de aramak beni deli eder ama onu ne zaman deneyimleyip bu sonuca vardığımı hatırlamıyorum. Her neyse iki durumda da yapacak çok fazla bir şeyim yok. Bir şeye başladıysan ki ben ona artık bulaşmak diyorum o işi öyle ya da böyle bitirmek zorundasın. 10. kattan aşağı atlamışsan 5. kata geldiğinde fikir değiştiremiyorsun.
Deli edenler konusundan devam edecek olursam (bence devam etmeliyim yoksa birbirinden alakasız şeyler yazıp sonunu bile bağlayamıyorum. Sonra kibarca "sonu yok" diye yorumlar yapılıyor. Kabaca da bu "ruh hastası mısın neden sonunu yazmıyorsun" halini alıyor.) deli edenler listeme en hızlı giriş yapan üçüncü başlığın da insanlar olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Çok acayip insanlar var konuşmaktan soğutan. Bazen sırf iletişim kurmak için nasılsın dediğin insanlar olur,bilmeeem diye cevap alırsın. İşte öyle zamanlarda senin nasıl olduğunu sen bilmezsen ben mi bileceğim demek istersin de konuştuğuna değmez ya (amaaaaaaaan kendimden sıkıldım yemin ederim daha yazamıycam)
Geçen hafta iki hamlede bitirdiğim kitabın kahramanı holden hakkında bi kaç gündür twitterda atıp tutsam da özellikle bu konudaki düşüncelerine çaktırmadan çaktırmadan katılıyorum. Bugünlük bu kadar deli edenler hepimize yeter sanırım.
"Sonunda artık buralardan çekip gitmeye karar verdim. Karar verdim, eve artık hiç gitmeyecektim, yeni bir okula daha gitmeyecektim. Karar verdim, yalnızca Phoebe'yi bir görüp ona hoşça kal filan diyecek ve ona Noel harçlığını geri verecektim, sonra da otostop yaparak batıya gidecektim. Ne yaparım dedim, Holland Tüneli'nin oradan otostopla bir yere kadar gider orada inerdim, sonra bir daha, sonra bir daha derken, birkaç gün içinde batıda güneşli bir yerde, beni tanımayan insanların arasında bir iş bulurdum. Bir yerlerde, bir benzin istasyonunda bir iş bulurum diyordum, arabalara benzin, yağ filan doldururdum. Nasıl bir iş olursa olsun, farketmezdi zaten. Kimse beni tanımasın, ben kimseyi tanımayayım, bu yeterdi. Düşündüm, sağır-dilsizmişim gibi numara yapardım. Böylece, hiç kimseyle o salak konuşmaları yapmak zorunda kalmazdım. Biri bana bir şey demek istediğinde bir kâğıda yazar, bana uzatırdı. Bundan bir süre sonra sıkılınca da, ömrümün sonuna kadar insanlarla konuşmaktan kurtulurdum. Herkes beni sağır-dilsiz herifin teki sanır, beni rahat bırakırdı. Salak arabalarına benzin, yağ filan doldururdum, onlar da bana bir maaş verirlerdi. Kazandığım parayla bir yerlerde kendime küçük bir kulübe yapar, ömrümün sonuna kadar orada yaşardım. Ormanın hemen yakınında yapardım kulübeyi, fazla içerlere yapmazdım, çünkü daima güneşli bir yerde olmak istiyordum. Kendi yemeğimi kendim pişirirdim, eğer evlenmek filan istersem de, gider kendim gibi sağır-dilsiz bir kız bulur, onunla evlenirdim. Kulübede benimle yaşardı, bana bir şey demek istediği zaman, herkes gibi o da lanet bir kâğıda yazardı. Eğer çocuklarımız olursa, onları bir yerlere saklardık. Onlara bir sürü kitap alırdık, okuma-yazmayı biz öğretirdik."
24 Nisan 2012 Salı
18 Nisan 2012 Çarşamba
YUH! SAAT YİNE KAÇ OLMUŞ?
Bir şeylerin
üstesinden iyi kötü geldikten sonra ya da o dönemi bir şekilde geçiştirdikten
sonra geriye dönüp baktığında her şey çok basitmiş gibi gelir. Zaman zaman
öss’ye hazırlık dönemimi hatırlayıp bazı soruların sadece cevabı 1 çıksın diye
sorulduğunu düşünürüm. Geçenlerde de koskoca barok dönemi dinledikten sonra bazı
mekanların sadece içinde merdiven olsun diye tasarlandığını konuştuk. Aslında
ne barok merdiveni kusuyor ne de akademik dünya çıldırmış. Sorun bizde,
basitleştirmek hoşumuza gidiyor.
Sanırım bu
paragrafta saatin kaç olduğu hakkında da bir şeyler yazmam lazım. Başlığı
atarken anlatacak şeyler vardı ama müthiş hafızam bir paragraflık zaman
diliminde geçersiz işlemler yürütüp anlatacaklarımı sonsuzluğa yolladı.Zaten
çok geç olmuş, zaten yapılacak bir sürü şey kalmış,zaten de uykumdan
vazgeçemeyeceğimden o işler yapılmadan uyunacağı belli olmuş, bari sabah
kalkabilme ihtimalimi daha fazla
düşürmeden geçip gideyim.
6 Nisan 2012 Cuma
Frankenstain
Dün
gece televizyon karşısında uyuklarken telefonum hala elimdeydi. Bi yandan
kalkıp da yerime yatabilme mücadelesi içindeydim bi yandan da uzun zaman sonra ilk defa yarın telefonu
kurmak zorunda olmadığımı, istediğim kadar uyuyabileceğimi düşünüp kendi kendime
sevindim. Son telefonumu alana kadar yattığım odaya telefon götürme alışkanlığım yoktu. Uyurken
zaten kapatırdım. Gündüzleri de sesini duyabileceğim uzak bir yerde tutardım.
Ha telefon çalınca koşardım bi yerlerden o ayrı.
Ama yaklaşık bir yıldır bütün bu kurallar yalan oldu, bağımlıdan beter olmuştumki dün artık uyukladığım yerde telefonu bırakıp bu yanlış alışkanlıklara bir son vermek istedim. Yarın erken kalkmayacağımı düşünmek zihnimi açtı. Bir anda mutlu olup sanki o koltuktaki yarı uyuyan insan ben değilmişim gibi anında kalkıp odama geldim.
Bir alışveriş çılgınlığı sonunda aldığım, ömrümün sonuna kadar bana yeteceğini düşündüğüm makyaj malzemelerinden bi tane peeling seçip yüzümü yıkadım. Hayır şimdi düşünüyorum da ne demeye almışım onca şeyi bilemiyorum. Bi de hepsi temizleme zımbırtısı. Hiç olmazsa ben de olmayan renklerde rujlar alabilirdim. Madem kendimi iyi hissetmek için bir şeyler alıcam, mantıklı şeyler alabilirdim. Ama işte öyle olmuyor kontrol çok hızlı kayboluyor, kaybolunca da anında beyinle iletişimini kesiyor sonra olaylar gelişiyor. Yine de ne almış olursan ol sonunda mutlu olmuşsan alınan her şey amacına ulaşmıştır bence.
O yüzden fazla takılmayıp bilgisayarı açmaya karar verdim. Saat kaç olursa olsun Robert Downey’li bir şeyler izlemeliydim. Normal değil biliyorum ama ortalama 2 haftada bir onlu bir şeyler izleyip hala sevip sevmediğimi kontrol ediyorum. Kontrol şart. Sonuç olarak onu saplantı haline getirdiğime karar veriyorum. Sonra tekrar izlemeye başlıyorum. Dün artık saat 3e yaklaşmıştı ki önce pcyi sonra ışığı kapatıp yattım. Yatağa yatar yatmaz tabutundan henüz kalkan frenkeştayn gibi yattığım açıyla kalkmam bir oldu. Çünkü aklıma bir anda yarın sabah sınavım olduğu geliverdi. Gelmemiş gibi de yapamazdım. Kendi kendine numara da yapamıyorsun.
Niçenin dediği gibi ”kendi kendine nasıl yalan söylersin, söyleyen kim, söylenen kim olacak”tı. O yüzden kısa bi süre nası unuturum diye sinirlendim. Sonra yapılacak en iyi şeyin uyumak olduğuna karar verdim. Ama öncesinde salona gidip koltukta bıraktığım telefonumu aldım. Saati kurdum, başucuma koydum.
Ama yaklaşık bir yıldır bütün bu kurallar yalan oldu, bağımlıdan beter olmuştumki dün artık uyukladığım yerde telefonu bırakıp bu yanlış alışkanlıklara bir son vermek istedim. Yarın erken kalkmayacağımı düşünmek zihnimi açtı. Bir anda mutlu olup sanki o koltuktaki yarı uyuyan insan ben değilmişim gibi anında kalkıp odama geldim.
Bir alışveriş çılgınlığı sonunda aldığım, ömrümün sonuna kadar bana yeteceğini düşündüğüm makyaj malzemelerinden bi tane peeling seçip yüzümü yıkadım. Hayır şimdi düşünüyorum da ne demeye almışım onca şeyi bilemiyorum. Bi de hepsi temizleme zımbırtısı. Hiç olmazsa ben de olmayan renklerde rujlar alabilirdim. Madem kendimi iyi hissetmek için bir şeyler alıcam, mantıklı şeyler alabilirdim. Ama işte öyle olmuyor kontrol çok hızlı kayboluyor, kaybolunca da anında beyinle iletişimini kesiyor sonra olaylar gelişiyor. Yine de ne almış olursan ol sonunda mutlu olmuşsan alınan her şey amacına ulaşmıştır bence.
O yüzden fazla takılmayıp bilgisayarı açmaya karar verdim. Saat kaç olursa olsun Robert Downey’li bir şeyler izlemeliydim. Normal değil biliyorum ama ortalama 2 haftada bir onlu bir şeyler izleyip hala sevip sevmediğimi kontrol ediyorum. Kontrol şart. Sonuç olarak onu saplantı haline getirdiğime karar veriyorum. Sonra tekrar izlemeye başlıyorum. Dün artık saat 3e yaklaşmıştı ki önce pcyi sonra ışığı kapatıp yattım. Yatağa yatar yatmaz tabutundan henüz kalkan frenkeştayn gibi yattığım açıyla kalkmam bir oldu. Çünkü aklıma bir anda yarın sabah sınavım olduğu geliverdi. Gelmemiş gibi de yapamazdım. Kendi kendine numara da yapamıyorsun.
Niçenin dediği gibi ”kendi kendine nasıl yalan söylersin, söyleyen kim, söylenen kim olacak”tı. O yüzden kısa bi süre nası unuturum diye sinirlendim. Sonra yapılacak en iyi şeyin uyumak olduğuna karar verdim. Ama öncesinde salona gidip koltukta bıraktığım telefonumu aldım. Saati kurdum, başucuma koydum.
1 Nisan 2012 Pazar
UÇARKEN PAYANDALAR ARDINDA TEPELERİN
Hoca dersi bitirdiğinde saat beş buçuğa geliyordu. O an
fikrini değiştirip bana dönse ve son cümlemi tekrar et Mathilda deseydi
söyleyeceğim tek şey "uçarken payandalar ardında tepelerin geldi veda vakti mimarlık tarihinin" olacaktı. Belki güzel bir aferin alırdım
belki de sıkı sıkı sarılırdık bilemiyorum.
Neyseki tamamen
kuruyordum. Bir taraftan da sırf programıma uyuyor diye mimarlık tarihinden
ders alan kendimi şiddetle kınıyordum. Geçen dönem de
programıma uyuyor diye kentsel tasarım almıştım. Üstelik bundan bi kaç yıl önce
bir şehircilik dersinde arkadaşıma bir insan neden kentsel tasarımla ilgilenir
ki demiş olmama rağmen. Gerçi bu ilk defa işime yaramıştı. Geçen
dönem öylesine seçtiğim ders bende her hafta kafama tokmakla vurulmuş hissi
yaratıyordu. Hayatımızın tasarım dersini bir tokmak darbesiyle kafamızın içine
bırakıp gidiyordu. Hafiften sarsılıyorduk.
Çok değil 2 yıl
öncesini düşündüm. bizi şehircilikten
nefret ettirenler de zamanında az sarsmamıştı. Sadece tarzları farklıydı.Teslim
öncesi proje gösterdiğimiz son derslerin birinde hoca sadece kulağımdaki inci
küpeyi göstermiş, ağaçlar bu boyda olsun, ne büyük ne küçük olsun. Öyle tüm
maketi inciyle doldurmayın demişti. Anladığım kadarıyla projemin en önemli ve
tek eksiği ağaçtı. Bir o boyutta ağaç bulabilmek için kaç boncukcu dolaştığımızı,bulduğumuz inciyi kulağıma yaklaştırıp yaklaştırıp ölçme çabalarımızı bir de dönem sonunda proje notlarımız belli olduğunda nasıl sarsıldığımızı
hatırlıyorum. Yalpalamayalım diye kulağımdaki inci büyüklüğündeki ağaçlarımıza
tutunduk. Neyseki o büyüklük idealdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)