1 Nisan 2012 Pazar

UÇARKEN PAYANDALAR ARDINDA TEPELERİN



 Hoca dersi bitirdiğinde saat beş buçuğa geliyordu. O an fikrini değiştirip bana dönse ve son cümlemi tekrar et Mathilda deseydi söyleyeceğim tek şey "uçarken payandalar ardında tepelerin geldi veda vakti mimarlık tarihinin" olacaktı. Belki güzel bir aferin alırdım belki de sıkı sıkı sarılırdık bilemiyorum.
 Neyseki tamamen kuruyordum. Bir taraftan da sırf programıma uyuyor diye mimarlık tarihinden ders alan kendimi şiddetle kınıyordum. Geçen dönem de programıma uyuyor diye kentsel tasarım almıştım. Üstelik bundan bi kaç yıl önce bir şehircilik dersinde arkadaşıma bir insan neden kentsel tasarımla ilgilenir ki demiş olmama rağmen. Gerçi bu ilk defa işime yaramıştı. Geçen dönem öylesine seçtiğim ders bende her hafta kafama tokmakla vurulmuş hissi yaratıyordu. Hayatımızın tasarım dersini bir tokmak darbesiyle kafamızın içine bırakıp gidiyordu. Hafiften sarsılıyorduk.
 Çok değil 2 yıl öncesini düşündüm. bizi  şehircilikten nefret ettirenler de zamanında az sarsmamıştı. Sadece tarzları farklıydı.Teslim öncesi proje gösterdiğimiz son derslerin birinde hoca sadece kulağımdaki inci küpeyi göstermiş, ağaçlar bu boyda olsun, ne büyük ne küçük olsun. Öyle tüm maketi inciyle doldurmayın demişti. Anladığım kadarıyla projemin en önemli ve tek eksiği ağaçtı. Bir o boyutta ağaç bulabilmek için kaç boncukcu dolaştığımızı,bulduğumuz inciyi kulağıma yaklaştırıp yaklaştırıp ölçme çabalarımızı bir de dönem sonunda proje notlarımız belli olduğunda nasıl sarsıldığımızı hatırlıyorum. Yalpalamayalım diye kulağımdaki inci büyüklüğündeki ağaçlarımıza tutunduk. Neyseki o büyüklük idealdi.

3 yorum: